BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

İntihar (Hikaye, 2. Bölüm)

… Pantolonumu, sağ paçasını makasla kesip dizimin üstüne kadar yırttılar. “Arkadaşım da sağ bacağından vurulmuş, dizinin hemen altından kesmişlerdi.” dedim, dizimin üstündeki tampon yenilenirken. Baldırımdaki, kurşunun parçaladığı damarı dikerken, dileğimin(!) gerçekleşemeyeceği bir yara aldığımı açıkladı kadın doktor… Resmi kıyafetli polis gelmekte gecikmedi; ilk ifademi hemen orada, şifahen aldı: “Tabancayı temizliyordum, namluda mermi varmış!…” Nasıl söyleyebilirdim, “Kendimi vuracaktım. Tabanca ateş almadı; kızdım, silahı duvara fırlattım…” diyemezdim ya! Çarpma açısı on derece daha büyük olsaydı morga gelecekler, o zaman beni tedavi edemeyecek, sorgulayamayacak, bana otopsi yapacaklardı.

Karakolda ertesi gün verdiğim yazılı ifadem de kısaydı. Kimse, tabancanı temizlemeni anladık da, üzerindeki üniforma da neyin nesiydi, diye sormadı. Anlamıştım. Aile üyeleri o günden sonra silahıma el koydular, beni yakın takibe aldılar ve yalnız yaşamama izin vermediler.

… Alçaktan uçan uçaklar. Karanlığı delerek havada kısa izler bırakıp belirsiz-rastgele hedeflere ilerleyen mermi sürüleri. Her dönüşünde beynimi kemiren, etimi koparan helikopter pervaneleri. İç organları, kasları, damarları dışarıda canlı-cansız vücutlar. Bağırtılar, yalvarmalar… “Çavuş, çavuşum, biraz daha dayan; yaşayacaksın!” İşyerimdeki masamdan başımı kaldırdığında bana bakıyordu çalışanlar, acıyan gözlerle.

Yatmadan önce almam için verilen hapların tamamını yutmak, pencereden atlamak, kendimi yakmak, aracımı hızla bir duvara-direğe bindirmek… Hiçbirinin garantisi yoktu. Bazı organlar kaybedilebilir ya da işlevsiz kalabilirdi; sakatlıkla sonuçlanabilirdi bu yöntemler. Salon tavanındaki iki salıncak kancası, gözlerim bir akşam yemeği sırasında onlara takıldığından hemen sökülmüştü. Bulacaktım, bulmalıydım bir yol.

… Şirketten sersemlemiş bir suratla, öğle yemeği için dışarı çıktığımda yine takip ediliyordum, güya izlediğinin farkına varmadığım, beni benden korumakla görevli şirket elemanınca. Dönüşte, caminin önüne iki cemse yanaşmıştı. Bayrağa sarılmış tabutlar indiriliyordu. Saydım. Yedi taneydi. Cami bahçesine, musalla taşlarına yerleştirildiler. Yanlarına gittim. Sağ bacağım, sol kolum sızladı. Er, onbaşı, çavuş, asteğmen… Hepsi oradaydı! ‘Ben sizleri gömmedim mi askerler, neden tekrar tekrar geliyorsunuz?’ Yanımda biri belirdi ve tabutları göstererek sordu: “Bunların tamamı cenaze mi?” Baktım sorana. Yaşıtım sayılırdı. Sabit bakan gözlerinde, kopan kolları, kesilen bacakları, çıkan gözleri; alevleri, karanlığı gördüm. “Evet. Onlar tabutta biz ayakta, cenazeleriz.” Namazdan sonra bahçeye toplandı cemaat, tabutların önüne. İlk tabut erin son tabut asteğmeninkiydi. Erin tabutu başında genç bir kadındı ilk gözüme çarpan; tükenmiş gözyaşları, kupkuru gözleri, kucağında bebeğiyle. Bebek, yaşında bile değildi. Baba kelimesini öğrenmesine gerek kalmamıştı artık. Erin annesi yitik oğlunun resmine sarılıyor, öpüyordu; babası iki eliyle tabuta dokunuyordu, oğlunun yüzünü görüyormuş gibi tabutun baş kısmına bakarak. Bölük komutanının söylediği, takımımı, saptanan istikamete keşif raporu doğrultusunda sevk edişim, doğru olsa ne değişecekti; eri o yöne fırlatan emri veren bendim; onun ilk ateşte vurulup ölmesinden de ben sorumluydum! “Oğlunu mermi sağanağına gönderen bendim amca. Yanlış komut verdim. Onu ben öldürdüm!”… Asteğmenin tabutunun önünde benzer bir manzara yaşanıyordu: “Komutanım, senin yerine benim vurulmam gerekiyordu. Destek ateşi… Komutanım.”… Görevli askerler, cenazelere yakınlığı olmayan iki eski askeri uzaklaştırdılar tabutların başlarından. Asteğmenine yüreği yanan eri teselli etme görevi, eri için vicdanı sızlayan asteğmene kalmıştı!

Onu şirkete götürdüm. Koltukta oturuyordu ama onu insandan çok kum yığını olarak tanımlamak daha doğruydu adeta. Sigara dudaklara yerleştiriliyor, çakmak çıkarılıyor fakat gerisi, çakmak sigaranın ucundayken unutuluyordu. Lokmalar da öyle; pide ısırılıyor, çiğneniyor ama yutulması hatırlanamıyordu. Çaycının bakışlarına göre, tencere kapağını bulmuştu! Saatlerce, konuşmadan karşı karşıya oturan, çay söyleyip içmeyi unutan iki insandık odada. ‘Kopukluk’ta bana tur bindiren birini ilk kez tanımıştım. Zorlukla tarif ettirdiğim evine götürdüm onu. Apartman girişinde bıraktım; kendisinden sonra ailesini de tanıma acısına katlanacak gücüm kalmamıştı. Onunla bir daha görüşmemem gerekiyordu, çünkü ya son cinayetime onu da ortak edecek, hatta onun da katili olacaktım ya da benim, canlı kalırsam, sonum onunki gibi olacaktı.

Kımıldayan bir dal, bir taş sesi, bir parıltı… “Yat! Kuzey-batı, 30 derece, ateş!” Namlular şişene kadar boşaltılan şarjörler, karanlığa savrulan binlerce mermi, dökülen soğuk terler. Nihayet… “Ateşi kes!” Boşuna gerilmiş sinirler, boşa atılmış mermiler, el bombaları… Bazen de Amerikan usulü bir idamın manzarasıyla karşılaşılırdı: Kimler kimleri vurmuştu? Vurduklarımız, arkadaşlarımızın katilleri, hayvandan da değersizdiler… Peki onların aileleri yok muydu? Babaları, anaları, eşleri, kardeşleri, çocukları?.. Doğrusu birbirimizin, en doğrusu kendi kendimizin katilleriydik. Asıl katiller?! Bizlere cinayet işleten, gözlerinde sivil-birey olarak kıymet taşımadıklarımız; dar ufuklarıyla, sığ tespitleriyle, göbekleriyle, kırmızı suratlarıyla, sözde yurtseverlikleriyle karar alıcılar. Kendimden önce onları temizlesem iyi olmaz mıydı? Ya eşleri, çocukları?.. Sadece kendimi temizlemeliydim.

Tren rayları, trenler?! O akşama kadar nasıl da akıl edememiştim, her gün üzerinden en az iki kez geçtiğim rayları? Cesedimi, bırakacaksam, tek parça bırakmayı istememden miydi acaba? Öyleydi belki, bilmiyorum. Ama o akşam baş ve beden parçalarına ayrılmam çok önemli görünmüyordu bana. Nasıl olsa birleştirirlerdi; anestezi yapılmaksızın, kaba bir dikişle kolayca bağlanabilirdim. Geceyi beklerken duş aldım; veda mektubuma, ‘Beni yıkamayın ve üzerimdeki elbiselerimle gömün.’ cümlesini ekledim. Yağmur suyu borularına tutunarak balkondan yere indim. Camdan, torbaya tıkıştırarak attığım resmi elbiselerimi de bahçede giydim. Yürüyerek geldim ara istasyona. İşlek bir hattı; en fazla birkaç dakika içinde beynimdeki savaşlar, kan, kopuk organlar, sesler, uğultular, azaplar tarihe karışacaktı. Batıya doğru yüz metre kadar yürüdüm. Bu arada iki tren geçti, karşıt yönlerden. Rayların arasında yere uzandım. Nihayet bitiyordu her şey, çok az kalmıştı. Kulaklarımı raya dayadım. Titreşimler duydum. Geliyordu, ama hangi yönden? Ne önemi vardı ki! Boynumu yasladım soğuk alaşımın dar yüzeyine. Dizel lokomotifin tekerlek sesleri, bağlantı yerlerinin gıcırtıları, sallanan vagonların gürültüsü… Tren yaklaşıyordu. Gözlerimi kapadım. Acı, sürekli bir düdük sesi, duyduğum son sesti herhalde. Tekerlekler ray üzerinde kayıyordu, mermi yörüngelerini gösteren izlere benzeyen fakat kısa erimli kıvılcımlar saçarak. Baş koptuktan sonra göz bir müddet daha görme duyusunu korurmuş. Gözlerimle aradım vücudumun başımın altında kalan kısmını, bedenimi. Göremedim. Yoksa yuvarlanarak biraz uzağa mı savrulmuştu başım? Başımdaki dönmenin nedenini bu şekilde açıklayabilirdim. Sonsuzluk kapısına, bir anda, damara giren iğnenin sızısı kadar bile acı duymadan gelmiştim. Başımla baş başa kaldığımda göz kapaklarım, dert denizinin kıyısındaki limandan, sınırsız derman okyanusuna yapacağım yolculuğa başlayacağımı haber verircesine, sevinçli bir telaşla kapandılar ve… Sessizlik, vızıltısız bir sessizlik; karanlık, simsiyah bir karanlık…

İntihar (3.-son bölüm)

“İyi geceler asteğmen, bu sefer kanamalı bir yaranız yok! Canınıza ne kastınız var?… Çok az ve çok öz konuşuyorsunuz; söz tasarrufu mu yapıyorsunuz?! Şimdi size bir sakinleştirici yapıyorum, gece deliksiz bir uyku çekeceksiniz. Başhekim, psikiyatri uzmanıdır, yarın konuşacak sizinle. Geçmiş olsun.“

Yine hastanedeydim ve yine aynı doktordu. Bir saatlik şoktan ayılıp kendime geldiğimde, insanları, ‘Rayların üzerinde uyuyakalmışım’ diyerek kandıramayacağım(!) açıktı. Kartal gözlü makinist beni farketmiş ve son anda makas değiştirmiş. Karşıdan yaklaşan trenle burun buruna gelmişler. Yanıma vardıklarında ayakta olsaydım makinist ve yolcuların ellerinden zor kurtulurdum… Sıcak çatışmaların beyindeki izdüşümleri konusunda ihtisaslaşmamış psikiyatr-başhekim, karşısında sohbet etmekten hoşlanmayan ve son cümlesi, “Gördüğünüz gibi, ben yaşama özürlü bir hastayım; bana ötenazi yapmanız mümkün mü?” olan birini bulunca, onu, kurul kararıyla başkentteki askeri hastaneye sevk etti.

Tekrar dönmüştüm hastaneye, o koğuşa, zincirsiz mahkumiyete, benzerim insanların yanına. Kabuslar… Sayıklamalar… Yanlışlıkla erken terhis edildiğim ileri sürülüp beni yine askere çağırdıkları gibi rüyalar… O şartlar, o ortam altında tedavi olmam, düzelmem mümkün değildi.

… Nöbetçi subay çevik olmasaydı alıyordum belindeki tabancasını. İlaçların dozları artırıldı, özel koğuşa alınıp tecrit edildim… İkinci kez hastaneye gelişimin üzerinden altı ay geçmişti. Nihayet, tehlikesiz görüldüğüme ikna olunup, tekrar ‘kendini vuracaklar’ koğuşuna nakledildim. İlk fırsatta bir silah bulmalıydım; en kestirme, pratik yol silahtı çünkü. (Bıçağı da düşünmüştüm, ancak bunun için harakiriyi, bıçağı saplayacak en münasip yeri bilmek gerekiyordu.) Tabanca şart değildi; nöbetinde uyuklayan bir erin G4’ü de işimi görürdü. Az mı kullanmıştım o yarı otomatiği çatışmalarda…

Onu, gece nöbetinde silahını kapmayı tasarladığım ere güven aşılamam sırasında tanıdım: Bizim servisten içeri girmişti. Birini aradığı belliydi. Koğuşlara, odalara bakınıyor ama kimseye sormuyordu. ‘Sormadan kendin bul, keşfet’ prensibine bağlı bir insan olmalıydı. Bakışlarımı ona iten aslında vücut diliydi: Aynı anda birkaç yönü takip edebiliyor ve adeta duyularıyla hareket ediyordu… Bulma umudunu yitirince bana yöneldi ve sordu. Prostattan ameliyat olan babasını arıyormuş! Yanlış serviste olduğunu, koğuşlardaki gençleri görmesine rağmen anlayamaması hoşuma gitti açıkçası. ‘Benden de dalgın insanlar varmış bu dünyada!’ Bizim koridorun içeriye doğru ikinci kapısı, ‘başkasını vuracaklar’ koğuş ve odalarına açılır ve daha sıkı korunurdu. Kapıdaki nöbetçiler ve koridordaki insan azmanları beni tanıdıkları için geçmemize izin verdiler. Bütün koğuş ve odaları yani içlerindeki, çoğunlukla yirmili yaşlardaki askerleri gösterdim. Yine anlamadı. Vücudu, duyu organları oradaydı ama beyninin bir kısmı başka bir yerdeydi sanki. İçin için gülüyordum. Ona son bölmeyi de göstermek bayağı eğlenceli olacaktı. Koridordaki son bölme, hastanenin en korumalı bölgesidir. Burada ‘kimi, ne zaman vuracakları belirsiz olanlar’ ikamet eder, kilitli kapılar arkasında. Uzman doktordan izin alarak girdik o bölmeye. “Burada olabilir mi?” dedim, kendimi zorlukla tutarak. Kapı önünde tam teçhizatlı iki er, içeriden gelen korkunç sesler, iniltiler. Küçük pencereden içeri baktırdım: Elleri ve ayaklarından duvarlara zincirlenmiş hastalar. “Bunlar tutuklu hastalar herhalde. Burada olamaz.” deyince dayanamadım. “Gelin!” deyip kolundan tuttum; bizim koridora kadar birlikte yürüdük. Koridor boyunca gülmekten gözümden yaş geldi. Hayatımda öyle gülmemiştim. Aptal biri değildi ama bu kadar da dalgın olunmazdı ki! “Sizce bir gariplik yok mu?” diye sordum. Nihayet anlamıştı: “Prostat bildiğim kadarıyla ileri yaşlarda ortaya çıkar. Ben yanlış serviste miyim?”

Alaya alınmasına kızmadı. Kendimi tanıttım. Benimle, ziyaret süresi boyunca sohbet etmesi, yaşadıklarım mı, intihara meyilli bir insanın psikolojisine merakı mı, yoksa her ikisi miydi, ya da?.. Peki benim, doktorlara dahi anlatmadığım iç dünyamı ona anlatmam, dinlemesini bilmesi; beni, hislerimi yaşamışçasına, algılar görünmesi miydi?… Kimliğini açıklamadı; bir-iki kısa hikaye anlatıp, birkaç bilmece sordu. Memleketteki adresimi alıp başka hikaye ve bilmecelerini yazılı, ciltli halde göndereceğini söyleyerek gitti. O gece, askerin tüfeğini birkaç saniyeliğine alma planından vazgeçtim.

… Servisteki hastalar geceleri, uykularında da denetlenirlerdi. Bu, ilaç dozlarının miktarı açısından gerekliydi. Barış ortamında hayatta kalmanın prensiplerini oluşturmaya koyuldum. Sorun beynimdeydi, o halde çözüme oradan başlamalıydım. Önce uykuya dalma korkusundan kurtuldum; tuttuğum futbol takımının maçlarını, nefis pasları, sert-isabetli şutları, harika golleri görerek; bir konseri, onlarca sazın müthiş bir ahenk içindeki nağmelerini, muhteşem eserleri duyarak; bir ilkbahar güneşinde, gürül gürül akan ırmağın kenarında oturmuşken, her rengin en güzelini seyrederek; barok tarzında kilise inşa eden bir İtalyan mimar ya da Mimar Sinan’ın ustabaşısı olarak… Böyle uykuya dalınca rüyalar da hayallerle uyum gösteriyordu. İlaçların dozları azaltıldı.

Ölümlerdeki sorumluluk hissinden kurtuluyordum: En önde giden ben değil miydim? Vücudumu arkadaşlarım uğruna siper etmemiş miydim?… Vicdanım rahatlamıştı. Kahramanca, yiğitçe ölüme koşan arkadaşlarım tekrar dünyaya gelseler, gözlerini kırpmadan yine atılırlardı ölüme. Onların geride bıraktıklarıydı, aileleriydi, bizlerdik asıl üzülünmesi gerekenler. Peki, bacaklarımın, kollarımın, kalbimin sızlaması geçecek mi; yaşadıklarımı, yitirdiklerimizin yüzlerini, seslerini tümüyle unutabilecek miyim? Sanmıyorum.

Bazen bir film, bir olay, bir kitap, hatta bir cümle insan hayatında bir dönemeçtir. Bazen o dönemece hangi başlangıç noktasından gelindiği hatırlanamaz. Bunalıma düşüş gibi bunalımdan çıkış da silsileler halindedir; ayrıntılar unutulabilir. Emin olduğum tek şey, buhranlarımın azalmasının başlangıç noktasını bilmemdir. Eğer o ziyaret günü o ilginç insanı tesadüfen görmeseydim, onunla konuşmasaydım aynı günün gecesi kafatasımda G4 fişeği ile bir delik açılacaktı.

Eski kararlarımdan iki tanesi hala geçerlidir: Yatakta öleceğimi öğrenirsem, beynimi dağıtmakta bir an bile tereddüt etmeyecek ve bu kez gözlerimi asla acil serviste açmayacağım! Ama bundan önce, bilerek-bilmeyerek cinayet işleyen-işleten gerçek katillerin canlarını bağışlayacak fakat her işeyişlerinde toprak altına gönderdikleri veya yer üstünde kalan ölüleri ve onların yakınlarını hatırlamalarını sağlayacağım!

SON

Bu hikaye bilhassa 100 küsur yıldır vatanı savunan kahramanlara ithaf edilmiştir.

Tevrat Hangi Alfabe ile Yazıldı?

Kuran’a göre Musa’ya Tevrat indirilmiştir.

Tevrat’a göre (de) Musa peygamberdir ve yaşadığı dönemin, mezkur kitaptan MÖ 1300’ler olduğu çıkarılmaktadır.

Tevrat hangi alfabe ile yazılmıştır?

Bugünkü alfabelerin (Yunan, Latin, Kiril, Arap, Yahudi…) atasının Fenikelilerin icat ettiği alfabe olduğu kabul edilir (MÖ 1000’ler). MÖ 1300’lerde, Yahudi alfabesi yaratılmamıştı; bölgede, çivi yazısı ve resim yazı (hiyeroglif) cari idi…

Anıtlardaki kitabelerde ve kazılar neticesi bulunan pişmiş tuğla, bronz levha, çömlekler vs. üzerlerinde çivi yazısı veya resim yazısı ile nakşedilmiş hiçbir Tevrat ayetine rastlanılmamıştır. (Elbette ‘10 emrin yazılı olduğu levhaya’(!) da tesadüf edilememiştir.)

Tevrat’ın Yahudi alfabesi ile, sözlü hikayelere dayanarak, MÖ 700’lü yıllardan itibaren (MÖ 400’lere kadar) derlenip kaleme alındığı tespit edilmiştir.

Haşiye: Tevrat, İncil ve Kuran’da adı geçen, peygamber idiği belirtilen Musa isminde birinin yaşadığına, varlığına ait hiçbir delil yoktur. Oysa, o devirde ve hatta çok daha eski yüzyıllarda hayat sürmüş sayısız ünlü insanın varlığına dair namütenahi kayıt mevcuttur.

Sormak, hele sorgulamak için bilmek gerektir
Ağır gelmekte ise aldanmaya razısın demektir

Gelin Sual Edelim I

Malumdur ve bilmeyenler için malum olmalıdır ki iman, sadece tanrılara ve dinlere münhasır değildir, çok daha şümullüdür.

Bu yazı dizisinde; sorgulanmadan doğru/gerçek bilinen, kabul/iman edilen farklı alanlardaki muhtelif iddiaları, tezleri, görüşleri.. sıralayacak, irdeleyecek ve bunlara dair istintak edici sualler soracağım.

Şunu mukaddemede belirteyim: ‘İman’ vazedenlerin sorulara kendilerince ve ‘inananlar’ için cevapları her zaman vardır, yoksa da yaratırlar; lakin bunlar öyle yanıtlardır ki, (müteveffa anneannemin tabiriyle) ‘Allahım aklıma mukayyet ol’ dedirtir, irat edebilecek söz bırakmazlar.
+++++

‘Materyalistler maddiyatçıdır/duygusuzdur/ahlaksızdır…’
Materyalizmin kelime anlamından hareketle serdedilen, maddeciliğin (özdekçilik) ne idiğinden bihaber inananlara yönelik bir ezber…
Çevrenize bakınız; mezkur ve benzeri özellikleri taşıyan dindarlar az mıdır?
Not. Materyalizm eleştirim saklıdır.
+++
‘Üniversitelerde astroloji bölümleri açılmaya başladı.’
Astrolojiyi bilimsel temele oturtmak isteyenlerin iddiası.
Hangi üniversitelerde..? Astroloji doktorları çıkmış mıdır? Bilimsel dergilerde astrolojiye dair makaleler yayınlanmakta mıdır? Bölüm(vari bir şey) açılsa dahi, bu, kaynak sıkıntısındaki üniversitelerin, astrolojiye meraklı zenginlerin paralarını geri çevirememesinden neşet ediyor olabilir mi?
Not. Yukarıdaki iddiayı gündeme getirenlerden bir astrolog, ‘astrolojik kehanetler’ için kanıt isteyen astronomi profesörüne ‘önce inanmak gerekiyor’ diye karşılık verdi!
+++
‘Halkımızın yüzde 99’u müslümandır.’
Bu ezberin neden, ne için ifade edildiği tetkik mevzuudur.
Bir sebebi, basit (ama belki en doğru) bir yorumla, ‘esaminiz okunmuyor, sizi tükürüğümüzle boğarız’ olarak tavsif edebilir miyiz acaba? Bu yaklaşım ahlaki ve akli midir?
Yüzde 15 oranındaki alevi vatandaş müslümansa, onlar niçin sünnileştirilmeye çalışılagelmiştir? Yine, müslümanlarsa, ‘ibadet yerimiz’ dedikleri cemevleri neden ibadet yeri sayılamamaktadır?
Her ‘Allah’ diyen müslüman mı sayılmaktadır? (Bkz. ‘Her Allah Diyen Müslüman mı?’ yazım.)
Birbirlerini tekfir eden insanlar ve gruplar, haklılarsa müslüman sayısı azalmayacak mıdır?!
+++
‘Rüyamda gördüklerim çıkıyor.’
Rüyaların sebeplerini bilmeyenlerin, ‘algıda seçici’lerin, hafızası zayıfların, kendilerinde olağanüstülük vehmedenlerin iddiası.
Rüyada görülenlerin yaşandığının ispatı çok kolaydır: Rüya sahibi gördüklerini kaydeder; metnin altına o ve noter imza atar; böylece rüya belgelenir ve ‘sonuç’ beklenir… Böyle bir yönteme hiç rastlanmış mıdır?
Not. Gazeteci-köşe yazarının, “rüyamda ölüyor gördüklerim kısa zaman içinde ölüyor” sözüne, programdaki akademisyen, “böyle bir rüya gördüğün zaman beni ara, ismi söyle” diyor istihzayla!.. İlaveten; gördüğü rüya türünden, köşe yazarının ölümden fazla korktuğu neticesine varılabilir!
+++
‘Maya takvimine göre Aralık 2012’de Marduk gezegeni(?) ile gezegenimiz çarpışacak ve [ herhalde sadece ‘Marduk’ ve Dünya için] kıyamet kopacak.’
Yukarıdaki palavra, benzerleri gibi birkaç yıl kimi insanları ‘düşündürdü’, daha ziyade korkuttu.
Tahammülüm ölçüsünde takip edebildiğim alakalı programların hiçbirinde,
“Sözkonusu takvim nedir, nasıldır; içinde/üzerinde ne yazmaktadır, kehanet hangi cümlelerle ifade edilmektedir; mayaların dünya ve evren bilgileri ne kadardır; başka, bildirip de gerçekleşen bir olay vuku bulmuş mudur; madem yaklaştı, teleskoplar/astronomlar ‘Marduk’u neden hala gözleyemiyorlar” gibi sualler sorulmadı!
Not. ‘Kehanetin’ (varlığı dahi şüpheli idiğinden tırnak içinde) ortaya atılmasının gerisindeki sebepler/amaçlar ve kehanetin ‘kuantum düşünce sahiplerince’ yapılan ‘pozitif yorumu’ da istintak ve tahlil edilebilir.

Mineloruç İlelıslahat

Dolu mideyle huzursuz bir-iki saatlik uyku, uyanınca midede ekşime, alınan derste tek kelime anlayamama, verilen derste dikkati toplamak için aşırı çaba, iftardan sonra bitkinlik, çalışamama…

Bu garabeti, hamakati, özzulmü 10 yıl yaşadım. Nihayet ilanihaye terkettim (1989).

Aşağıdakiler oruç hakkında bilgi, gözlem ve tespitlerdir:

– Kuran’da açıkça yer bulan hususlardan, ibadetlerden biridir.

– Başta belirtilen durum ve dahası (sinirlilik, saldırganlık..) hemen her oruçlu için (tıynetine, cibilliyetine göre) derece derece vakidir.

– Oruç tutmanın tek cazip yanı, uzun süre aç kalmanın saik olduğu yemek yeme zevkidir.

– İftar sofralarında, sair günlere nazaran, tabii olarak, daha fazla çeşit istenmektedir. Ramazan ayındaki yemek israfı tahkike şayan bir bahistir.

– Oruç tutanların, ramazanda ve akabinde maruz kaldıkları rahatsızlıklara, hatta ölümlerine dair araştırma yapılmamaktadır, istatistik mevcut değildir.

– Orucun sağlığa yararlı olduğunu ileri süren doktorlar yalan söylemekte, mesleklerine ihanet etmektedir.

– Orucun (bütün ibadetler gibi) müminlere takva, ahlak, dayanışma, fakir-fukaraya duygudaşlık(1), disiplin, sabır gibi erdem ve nitelikler kazandırdığı iddiası müşahedeye mugayirdir.

Bütün bunlar (ve unutup yazmadığım başka menfi şeyler) muvacehesinde şehri ramazana, oruç tutanlara saygı duymak kabil değildir. Mamafih ramazanda, dışarıda, oruçlunun yanında yemek-içmek adaba aykırıdır.

Bir yerde yazmıştım, tekraren: ‘İman, ibadetler inananı salih insan yapmaz; faziletli veya tabiaten iyi insan dini, inancı güzel gösterir.’ Bu, her çağda ve toplumda caridir.

İslam dünyası yüzyıllardır geriliğin pençesinde debelenip durmaktadır. Bu durum, kimi din adamlarının, şu kadar asırdır, hatta bazısının elan savunduğu gibi, imandan-ibadetten uzaklaşıldığı için değildir; sebeplerden biri bizatihi (tutarsız, bağnaz) inanışlar-(faydasız, müfrit) ibadetlerdir.

Bir süre evvel, dinci TV kanallarından birinde, dünyayı gezip görmüş eski bir diyanet görevlisi, ‘dünyada ahlaken en düşük yerler İslam ülkeleridir’ deyince sunucu, galiba ‘anında’ gelen tepkilerden de hareketle bu sözün telifini istemiş, ama mezkur zat, ahlaksızlığın örneklerini (yolsuzluk, rüşvet, adam-akraba kayırma, cinsi sapıklık…) vererek sözünün arkasında durmuştu.

İslam’ın, müslümanların dünyaya sunabileceği, verili hiçbir değeri yoktur.(2) Ezan, namaz, oruç, hac… Bunlar, farklı kültürlerde ilgi, sempati, karşılık bulmamakta; tersine tiksinti, nefret, alay mevzuu olmaktadır.

Neticede; İslam dünyasının, muhafazakar müslümanların; nasıl olacaksa artık, dini ve sosyal tarihe eleştirel bakmaları, miskinlik-atalet veren zihniyetten sarfınazar etmeleri, ‘değerlerimiz-kutsallarımız’ dedikleri konular üzerinde düşünmeleri, kendilerini yenilemeleri ittihaz etmektedir. Yani, telaffuzunun bile rahatsız ettiği, sevki tabii ile reddedilen ‘dinde ıslahat (reform)’ yoluna girmeleri gerekmektedir. Aksi hal ve vetirede (bir diğer ifadeyle, mevzubahis kesimin, ‘ayaklarına sıktıkları’ tavır, yaklaşım ve anlayışları devam ettikçe) her nevi çözülme ve çöküntünün sürmesi kaçınılmazdır.

Sorgutçu olarak, dünyada inanca dair ne varsa ortadan kalkmasını isterim. Lakin, bu yakın ve orta gelecekte sözkonusu olamayacağına göre, hayatımı içinde ve birlikte idame ettirdiğim müslümanların vasıflı, bilgiye-bilime kıymet veren, marka ve değer yaratan, güvenilir insanlar olmasını arzu ederim. Şu vasatta mümkün gözükmeyen ‘dinde teceddüt’ kuvveden fiile çıkmadıkça dileğim kuru bir hayalden öteye geçmeyecektir.

(1) İslam memleketlerinde fakir-fukara olmasının, bunun fıtrata bağlanmasının ve ‘fakir-fukara, garip-guraba edebiyatı’nın, harsi-içtimai-iktisadi-siyasi-dini marazın-cehaletin-bağımlılığın-sultanın-irticanın tezahürleri idiğini de bilmek lüzum eder.

(2).Müslümanların bilimin gelişimine katkıda bulunmuş ve islam diyarlarında gayrimüslimlerin (Avrupa’ya nazaran) canlarının, mallarının, namuslarının korunmuş olması, elbette ‘değerler’dir; ama tarihidir ve dinden çok kültür kaynaklıdır. İlahiler ve hat sanatı da bedii değerlerimizdir; lakin cihanşümul değildir (İlahiler yeni sentezlerle, hat sanatı ise latin harfleriyle icra edilerek belki dünyaca beğenilecek, takdir görecek kerteye ulaşabilirler.).

Not1. Acaba 100 küsur sene önce İstanbul’da ramazan nasıl yaşanıyordu? Refik Halid’in sultan Abdülhamid devri ramazanını anlattığı yazısından:

“… Şehir, gündüzleri yarıdan fazla tenhalaşır, halkın yarıdan fazlası, yorganını başına çeker, uykuya varırdı. Hükümet dairelerinde de devam edenlerin sayısı azalır, kalemler boşalmış görünürdü. Ta ikindi zamanına, Beyazıt sergisinin dönüp dolaşılacağı saate kadar… Bir eğlence şehri ki ahalisi gündüz yatakta, gece sokakta!

Oruç ve ibadet, hilafet merkezinde, umumi nazardan en dejenere şekli almıştı: İsraf, zina, sefahat, kumar, tembellik, sonra da dindarlık taslama ve riya. Yalnız tek bir noktada kati perhiz: Alkol… Bunun da sebebi hükümet yasağından fazla [çok, ziyade,] rakının, hiçbir surette giderilmesi mümkün olmayan pek karakteristik kokusu!..”
(Üç Nesil Üç Hayat, Refik Halid Karay)

Günümüzde yaşanan çok farklı mı!?

Not2. Yazıdan bahsettiğim münevver-dindar bir arkadaş, itiraz edip orucun faydalarını serdetti. İndi (itiyadi-imani) bu görüşe mukabil yazıda herhangi bir düzeltmeye ihtiyaç duymadım.

Not3. Toplumların sosyal yapısı, davranış kalıpları, alışkanlıkları tek tanrılı dinlerden eski olan kadim inançlarla, geleneklerle, törelerle vücut bulmuşlardır. Dolayısıyla dinde yenilik yapmanın bunları ne ölçüde tedavi edeceği, tekamülünü sağlayacağı, dönüştüreceği şüphelidir, tartışmalıdır. Yazıyı belki kısmen kadük kılacak bu tespiti belirtmek ilmi şarttır.

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar II

Yabancı, gâlibâ ABD’li bir aktör konuşuyor. Son derece boğucu, âdetâ burnundan bir konuşma; ve iki lâfının biri “you know”. Ve anadili İngilizce olan veya olmayan sayısız insanın konuşmalarında dikkati çeken sayıda kullanılıyor bu söz. Az kelime bilmenin bir tezâhürü…

Az kelime ile konuştuğumuzu sürekli vurgulayarak, kendimize haksızlık mı ediyoruz acabâ?! Bütün dünyânın sorunu mu bu yoksa?

Türkçe dublajlı ABD yapımı dizi ve filmlerde (de) sıklıkla rastlıyorum, ‘bilirsin’ sözüne. Bizim çevirmenler her sözü birebir çevirmek zorunda mı hissediyorlar kendilerini?!.. *

You know’un İngilizce’de, konuşma dilinde kullanıldığını ve bu dil bağlamında, ne derece varsa, bir anlamı olduğunu tahmîn ediyorum. Bizdeki ‘işte’ sözü, you know’un, ‘cümlede bir anlam ifâde etmeyişi bakımından’ muâdili olabilir.

Bu husus, ‘işte’, ‘bilirsiniz’, beni çok rahatsız ediyor vesselâm!

* Öte yandan, böyle çevirilerin bir yarârı da yok değil: Bu sâyede yabancıların konuşma tarzlarını ve değinildiği gibi, kelime hazînelerinin zayıflığını da öğrenebiliyoruz!
+++

Eski sunucu, hâlâ güzel konuşan, hocalık yapan Nedret Selçuker 70’lerinde olmalı. Megaloman: Kendini, ödüllerini uzun uzadıya anlatıyor…

Bu bir yana, röportajda aklımda kalanların bâzıları:

İkâmetgâh değil ikametgâh imiş (a, uzun okunuyor ama ince değil.). Çünkü ‘kaim (ka:im) olmak’tan geliyormuş.

Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirindeki “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” mısraında geçen “sade”nin (yalnızca, sâdece) vurgusuna dikkat etmek gerekiyormuş. Sâde/sa:de şeklinde okunursa sâde kahve’deki ‘sâde’ olurmuş; o nedenle a sesi tâne tâne okunmalıymış (sa-a-de).

Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde geçen, “İstikbâlde dahi seni…” ifâdesinde dahi’deki a’nın uzatmadan okunacağını da vurguluyor (Malûm dâhi/da:hi ‘dehâ sâhibi’ anlamındadır.).

N. Selçuker’in belirttiği gibi, kelimeleri doğru okumak kulakla öğrenilecek bir beceri.
+++

Epeydir ‘evrensel’ kelimesi kulağımı tırmalıyordu. Nihâyet benim gibi düşünen birine, bu terime îtiraz edene rastlayabildim.

Yargıtay eski başsavcısı (Prof.) Dr. Sami Selçuk, “falanca kavram Mars’ta da geçerli değildir ki evrensel olsun; küresel veya dünyâsal dememiz gerekir,” diyor. (Cihanşümûl de denebilir belki.)

Not. Evrensel’in batı dillerindeki karşılığı olan ‘universal’ köken açısından ‘evren’ ile ilgili olmayabilir.
+++

Bir fikir, bir îcat, bir keşif vb. aynı/yakın zamanlarda (veya değil) ve birbirinden habersiz olarak iki (veya daha fazla) insan tarafından düşünülüyor, ediliyor, yapılıyor ise, bu durumu (bir kelimeyle/terimle) adlandırabiliyor muyuz/nasıl adlandıracağız? Dilimizde böyle bir sözcük var mı?..

TV’de, edebiyatçı Prof. Dr. İskender Pala’dan duydum: İki şâirin tesâdüfen, birbirinden haberleri olmaksızın aynı meâlde ve aynı sözlerle bir beyit veya mısrâ söylemeleri’ne ‘tevârüd’ deniliyormuş.

Bu sözcük, yukarıda belirttiğim alanlara da şâmil olabilir mi? Arapça kökenli bir kelime yerine Türkçe kökenli bir sözcük türetilmiş midir? Şimdilik bilmiyorum.
+++

Felsefeci Prof. Dr. Ahmet İnam, türkü sözlerinin ilk beyitlerdeki ifâdelerin sâdece kâfiye uyumu için yazılan boş sözler olmadığını, ikinci beyitlerdeki, asıl vurgulanacak konunun geçtiği yeri, havayı, ortamı vs. anlatan, dinleyenleri asıl mesaja hazırlayan bir giriş niteliğinde olduğunu belirtiyor. Bir türküye bakalım, acabâ A. İnam haklı mı diye:

Şu Erciş’in dağları,
Gül kokuyor bağları,
Kipriğimnen süpürem,
Sana gelen yolları
(Gül Yüzlüm, Türküler, Bekir Karadeniz)

Bence haklı.

Not. A. İnam’ın mezkur görüşü, elbette nice zamandır ve insan tarafından söylenmiştir. Fakir de bundan haberdardır.

Türkçe Üzerine Notlar V

“Osmanlı döneminde yaşayanlar nasıl konuşurdu?” sorusuna verilen cevap (‘Arapça-Farsça –kökenli- kelimelerin ve terkiplerin bolca olduğu bir dil konuşurlardı.’), çocuk ve genç yaşlarımda kafamı karıştırırdı: Yaşlı insanlarda bunun izlerini neden görmüyordum? Velev karma bir dil olsun, böyle bir dili konuşmak bilgi, kültür gerektirirdi; neden toplumda bunun yansımaları bulunmuyordu?.. Okuyup dinleyince öğrendim ki, yukarıdaki; basit, akılsız, ahmakça bir propaganda söylemi imiş. Neyin ne idiğini buraya yazmayayım; bilen biliyor, bilmeyen araştırsın efendim… Garabet şu ki, benden bir nesil büyük birisi geçenlerde aynı iddiayı serdetti; edebimden saçmaladığını söyleyemedim!
+++

“İlericilerin” bayrak kelimeleri idi, “olanak”, “karşın”, “gereksinim” vs. Aslında onlar da “gericiler” gibi (iddia edilenin aksine) çok okumazlardı; bu yüzden bazen yanlış yerde kullanırlardı o kelimeleri. Bunlar, dili nasıl fakirleştirdiklerini, kültürü-düşünceyi nasıl katlettiklerini fark edemeyecek, öngöremeyecek kadar bağnazdılar (Yukarıdaki cümleler, iki-üç nesil için geniş zaman kipiyle ifade edilebilir.). Şaşırtıcı olan, böyle necis, iğrenç kelimelerin, günümüzde bazı “muhafazakar” denilen kişiler tarafından da kullanılıyor olması.
+++

Dilimizdeki Arapça-Farsça tamlamalar 100 küsur yıl evvel terk edilmeye başlanmıştı ki (yazılı) Türkçenin sadeleşmesinde önemli bir adımdı. Lakin, mezkur tamlamaların bazıları bugün de bilinir: sinei millet, alameti farika, hüsnü kuruntu… Bunlar dilimize zenginlik, estetik (şiirsellik, melodi) katmaktadır; unutulmamalı, istimal edilmelidir.
+++

Dil hususundaki şehir efsanelerinden, yani dil palavralarından biri, dünyada 250 milyon kişinin Türkçe konuştuğudur. Bu, sadece, ‘yakın-uzak falan lehçelerin (“dillerin” denirse yanlış olmaz) ortak-üst bir dil kökenine bağlı olduğu’ çerçevesinde doğrudur (Bu durumda dahi 250 milyon sayısı abartılıdır.)… Türkiye alfabesine yeni Azerbaycan abecesindeki harfler ilave edilirse, Türkmenistan ve Özbekistan (herhalde) bir-iki ilave ile Azerbaycan alfabesini esas alırlarsa (alsalardı), Avrupa’dan Çin’e kadar, çevre ülkelerde yaşayanlarla birlikte, (mübalağasız) 150 milyon kişi, en fazla üç aylık eğitimle birbirlerini anlar, yazılanları okur hale gelirler(di) (Hatta bir-iki yüzyıl içinde yeni bir ulus ve müşterek bir dil ortaya çıkabilirdi.). Bunun, sayı ve coğrafya dikkate alınırsa, sözkonusu ülkelerin kültürlerine, ekonomilerine, maariflerine vs. ne kadar faydalı olacağı açıktı(r)… “Ortak alfabe projesi”, adı geçen ülkelerin, bilhassa son ikisinin müstebit, bi-akıl, vizyonsuz iktidarları yüzünden hayata geçememektedir, geçememiştir.
(Not. Yukarıdaki hayal siyasi değildir, yani “Turan mefkuresi” kapsamında değerlendirilemez; çünkü fakir, muhayyel ulusu ve dili, kutsiyet atfetmediği  “Türk” ve “Türkçe” namları ile isimlendirmeyi şart görmemektedir. Türk-Türkçe isimleri kabul ve istimal edilse, tarihi zaviyeden yanlış olmaz, hatta doğrusu budur; bunu da teslim etmek gerekir.)

Gelin Sual Edelim II

‘Uzaylılar’ tarafından kaçırılma (ve beyin incelenme) iddiaları en fazla ABD’de çıkıyor. ‘Kaçırılanlar’ fevkalade beyin vasfına haiz değillerdir. Uzaylılar neden bunların beyinlerini merak ediyorlar ve kaçırmaya tevessül ediyorlar; niçin zeki veyahut kendilerine ‘inanmayanlarla’ ilgilenmiyorlar?
+++

Dünyanın küre (yaklaşık) şeklinde idiği, denizden kıyıya yaklaşan geminin önce direğinin.. görülmesiyle anlaşılabileceği söylenir, yazılır. Tarih boyunca ve elan böyle bir gözlem yapan insan olagelmiş midir?
+++

Kopernik ve Kepler’in dünyanın güneş etrafında döndüğüne ilişkin yazdıkları ifadeler, delilleri-hesaplamaları nasıldır, nelerdir?..
+++

Galile, dünyanın döndüğüne dair hangi kanıtı sunmuştu da Kilise reddetmişti?
+++

Tasavvuf ehli geçtikleri aşamaları söyleyemezlermiş… Allah onlara ‘saklayın’ mı demiştir yoksa yaşadıkları anlatılamaz şeyler midir? Bunların, böyle hallerin müslümanların ahlakına, gelişmesine, islama ne faydası var olmuştur ve vardır?
+++

CERN’deki deneyler neticesinde Higgs parçacığının bulunduğu ilan edildi. Keşfedenlere Nobel ödülü verildi. Gerçekte hiçbir şey bulunmadıysa ödül verilmesinin sebebi nedir?
+++

Bazı alevilerin dindar sünnilere tavırlarının sebebi anlaşılabilir. Kimi sünnilerin, alevileri katletmeye kadar götüren düşmanlığın saiki nedir?
+++

Alevilerin, sünnilerin ‘Ali söylemi’ hakkında düşündükleri, müslümanların ‘İsa söylemi’ne karşılık hıristiyanların tepkilerine koşutluk arz etmekte midir?
+++

Aleviler ekseriyet teşkil etseydi, elan (bazı) sünnilerin onlara yaptığı fişlemeyi, baskıyı, katliamları, sünnilere uygularlar mıydı?
+++

Herhangi bir şeye (dine, bilime, astrolojiye, komplo teorilerine, ruha, cinlere…) iman edenler; iddia ettikleri-savundukları tezleri doğrulamayan hatta yanlışlayan sayısız argüman karşısında bir düziye bahane üretmek/(ilave) gerekçeler türetmek mecburiyetinde kalmalarından acaba rahatsızlık duymakta mıdırlar, yoksa yaptıklarını bir tür spor olarak mı addetmektedirler?

Not. Yukarıdaki bazı soruların cevaplarının ne idiği aşikardır. Bazılarınınkini ise merak edeyazıyorum.

Sizi siz yapan değerlerinizi korumak varlığınızın gereğidir!

“Ne zaman insanlar benimle aynı fikirde olsa, hatalı olduğumu düşünürüm.”

Oscar Wilde

Bireylerin karakterleri ve yetiştiriliş tarzları kişiliklerini belirler. Bireyler asındaki kişilik farkları, toplumun zengin yapısı içinde önemli bir değerdir. Dünyaya karşı farklı bakan gözlerin her biri ayrı bir güzelliği yakalayabilir ve insanlığa sunabilir.

Her birimizin bu hayat içerisinde bir amacı vardır ve bizler o amaca hizmet edecek şekilde donanımlara sahibiz. Önemli olan kendimizi, yeteneklerimiz açısından keşfederek bunları hayata geçirmemizdir. O zaman hayat denilen sahnede rolümüzü daha anlamlı kılabiliriz. Farklılığı ile dikkat çeken insanlar her zaman toplumda kolay hazmedilmez. Ama demek değildir ki farklılık, insanı itici ve toplum dışı kılar. Eğer farklıysanız bilin ki herkesten daha özelsiniz. Kimimiz bu özelliklerini keşfederek hayatına aksettirebilmiştir, kimimiz ise toplumun genel yargıları içinde bu özellik ve yeteneklerimizi köreltmişizdir.

Çoğu zaman kendimizle olan kıyaslamalarımızı dış çevre belirler. En basitinden aldığınız bir arabanın çevrenizde gördüklerinizden daha pahalı ve güzel olmasını istersiniz. Toplumdaki gelir dengeleri bu yarışın önüne zorluklar çıkarsa da kimse bu yarıştan geri kalmak istemez. Zamanla maddi isteklerin öncelik kazandığı bu hayatlar insanı mutsuzluğa iter. Çünkü asıl ihtiyacımız olan değerlerimizden uzaklaşırken maddi değerlerin tatmin olmaz hazzıyla içsel bir açlığa sürükleniriz. Bu açlıkta huzuru ve mutluluğu elde etmeye yönelik arayışlarımızdır. Oysa bizi anlamlı ve özel kılan ruhumuzu donatan değerlerdir. Bunlar sevgi, saygı, güven ve dürüstlük diye adlandıracağımız insani miraslar ve zenginliklerdir. Bizi biz yapan da, bu değerlere ne derece sahip olduğumuz ve tavrımızla ortaya koyabildiğimizdir.

Bazen sevdiğimiz insanlar bizim adımıza en doğrusunu isterken ne düşündüğümüzü kestiremeyebilirler. Hayatımıza karşı bu muhalefet, daha okul yıllarında başlar. Ailemiz kısa yoldan meslek hayatına atılmanız gerekçesi ile beklentilerini önümüze, dahası hayallerimizin önüne koyar. Bunu öyle arzularlar ki kendi isteklerimizi puslu hayallerin ardında bırakırız. Eğer biz, insanların beklentilerine cevap vermek adına hayallerimizden vazgeçersek, o zaman eksik taraflarımızla yüzleşir kendimizi ait olmadığımız bir yaşantı içinde buluruz. Çünkü bizin zenginliğimizi hayallerimiz ortaya çıkarabilir. Kararlılıkla, düşlerimizi canlı kılan hayallerimizin peşinden gidersek, mutlu olacağımız bir yaşamın kapısını aralarız. Bırakın hayatta rotanızı yetenekleriniz ve onların ışık tuttuğu hayalleriniz belirlesin. Doğru olan kapıya çıkacak tek yol kendi içinizdeki sesin komutlarından geçer. O yolu bulun ve önünüze çıkan taşları toplamaktan da çekinmeyin. Topladığınız taşlarla da öyle duvarlar örün ki mücadeleci ruhunuza karşı koyacak umutsuzluk karşınıza çıkamasın.

Picasso’nun herhangi bir resmine baktığımızda onun kimliğini yansıtan tonları ve fırça vuruşlarını görürüz. Çünkü sanatçı, eserine kişiliğini ve tarzını ilmek ilmek işlemiştir. Böylece o sadece ressam olmaktan çıkmış, eserleri ile ölümsüzlüğü yakalamıştır. Herkes hayatta bir çizgi yakalamaya ve ünlenmeye istek duyar. Başarılı işler yapmak için üne, hatta insanların takdirine bile ihtiyacınız olmasın. Yaptığınız her işin altına imzanızı atacak şeklide özgün olun. Toplumun etik ve ahlaki kimliğini zedelemeden kendi doğrularınızla yaşayın. Yaptığınız her şeyi önce kendiniz için yapın. Farklılıklarınızın yaratıcının size sunduğu bir lütuf olduğunu bilin. Kalıplaşmış fikirlerden ve sıradanlıklardan sıyrılarak, hayata bakışınıza farlı bir boyut kazandırabilirsiniz. Bu özerkleşme, hayatta kendinizi bulmanızı sağlar. Dolayısıyla da kendinize olan saygınızı kazanmış olursunuz.

İnsanlarda yetenek olgusu sonradan kazanılan bir değer değildir. Sonradan edinilen kazanımlar becerilerdir. Bu iki kavram ince bir çizgi ile birbirinden ayrılır. Öyle ki yetenek insanın yaratılışı ile ruhuna işlenen bir motiftir. Yetenekleriniz içinizde keşfedilmeyi beklerken, becerileriniz de deneyim ve uğraşlarınız ile kişiliğinize renk katacaktır. Bu değerlerinizi hayat felsefenizle yoğurup ödün vermedikten sonra güçlü bir kişilik ile hayat karşı duruşunuz daha sağlam olacaktır. Unutmayın yeryüzünde bir başka siz daha yoktur!

Bazı Müminlerin Kutsallara Hakaret Tavr-ı Söylemi

“Kutsallarımıza hakaret ediyor(lar)” söylemi bazı müminler tarafından muttasıl serdedilir. Bu yazıda, ‘hakaretler nelerdir ve mezkur müminler kimlerdir’ suallerine yanıt bulmaya gayret edeceğim.
+
Evvela, neler hakaret telakki edilmektedir, onlar gerçekten tahkir midir; örnekler vererek tahlil edeyim.

Kuran’ı, peygamberi, İslam’ın teşkilini ve kurumlaşmasını akademik bir tarzda inceleyen çalışmalar hakaret değildir (Bu eserlerde Muhammed’in Hz. sıfatı birlikte zikredilmesini istemek abestir.). Çağdaş iddiaları (Kuran’daki ‘bilimsel gerçekler’ vs. tezlerini) çürüten yazılar, popüler yayınlar tahkir olarak değerlendirilemez. Kuran’da, hadislerde (‘sahih’ hadis kitaplarında), hususen eski tefsir kitaplarında, Kuran’a-hadislere… göre verildiği belirtilen fetvalarda dikkati çeken garabetleri ortaya koymak hakaret değildir.

Yukarıdaki neşriyatın bazılarında, istihza ve tezyif olarak tavsif edilebilecek ifadeler bulunabilir. Bunlar hakaret olarak tanımlanamaz. Müminler, kulaklarına-gözlerine nahoş gelecek sözlerin-ifadelerin, bizatihi dinlerinden ve kendi hali tavırlarından kaynaklandığını kabul etmeleri gerekir. İnsanlara kutsallar diliyle şiddet uygulanır, akla-mantığa-bilgiye mugayir laflar sarfedilir, hiçbir estetik veçhesi bulunmayan ezan gibi gürültüler dayatılır ise, bunlara karşı, türüne göre, alaydan küfre kadar giden aksülameli, müminler tespit etmek ve anlamak durumundadırlar.

Peki ‘kutsalları’ aşağılayıcı yayınlar yok mudur? Vardır. Çirkin karikatürler, küfürlü ibareler, kurgu-hayali iğrenç hikayeler… Bunlar, müminlerin ‘kutsallarını’ ve kendilerini değil, yapanları-yazanları küçültür.
+
Saniyen, İslam’a dair nesnel ve eleştirel her türlü yazıya-söze (aynı tarzda değil) orantısız biçimde (hakaretle, tehditle, saldırıyla…) tepki gösteren müminler tetkik edildiğinde; bunların, doğuştan (veya yaşadıkları ortam ve kültür neticesinde) saldırgan yapıda, İslam mevzuunda bilgisiz idikleri ve aslında İslam’ın değil kendi veyahut bağlı oldukları yerin menfaatleri zarar görecek endişesi taşıdıkları görülmektedir.

‘Dinimize hakaret ediyor’ tepkisini serdedenlerin bir kısmı, mevzu bahis sözlerin (çoğunun) aslında hakaret olmadığını bilmektedirler (Diğer kısmının reaksiyonları refleksif ve ezberdir; bunlar alışkanlıkların-harsın tesirindedirler.). Amaçları muarız fikri, görüşü, tespiti, tezi… ortaya koyanları boğmaktır. Herhalde; tartışmak, yazılanların-söylenenlerin yanlışlığını ortaya koymak gibi bir yaklaşımı, tavrı tercih etmemelerinin sebebi, cevaplarının olmayışındandır. Reaksiyonlar dava açmaya, hedef göstermeye, hatta cinayet ve katliamlara kadar uzanmaktadır.
+
Müslümanlar inançlarından eminseler ve kendilerinin ebedi cennete, düşmanlarının ebedi cehenneme gideceklerinden kuşkuları yoksa, velev dinlerine ve kendilerine hakaretler edilsin, asabiyet, şiddet, cinayet, katliam temayülü göstermemeleri icap eder.

Müminler, diğer insanları kendilerine; emekleri, çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, fedakarlıkları, faziletleri, adillikleri, tutarlılıkları.. ile hürmetkar ederlerse, aynı zamanda, bazı insanların kutsallarına yönelik haklı-haksız tavırlarını da bertaraf etmiş olacaklardır.

Neticede; Müslümanlar dinlerini ve kendilerini yeniden yorumlamadıkça ve düzeltmedikçe (her ikisinin altı çizili) tezyifler, tahkirler sürecektir.

Not. Müminler arasındaki tekfir, aşağılama, hakaret ve katliam hususu ayrı bir bahistir. Bu problemi müslümanlara bırakıyorum.