BİLİM FELSEFE DİN Rotating Header Image

Türkçe ve Kelimeler Üzerine Notlar I

Giriş cümlesi kabilinden, dilin önemi hakkında birkaç söz edilebilirdi. Lakin bunlar malumdur ve aşağıdaki notların bazılarında örnekleriyle görülecektir.
++++

Balkanlar ve Osmanlı Devleti (Sacit Kutlu) kitabı için yayınevinin eposta adresine, “Yazar güzelim kitabın içine ‘olanak’mış, kitabı ‘ol’-‘anak’ etmiş, mesajını gönderdim (Mesaj geri döndü… Neyse, buraya kaydediyorum.). Kitaptan bir cümle:
“Arnavutluk’un nasıl olsa Osmanlı Devleti’nin siyaseti doğrultusunda hareket etmek durumunda kalacağından emin olan paşaya göre, Osmanlı Devleti’ne ait olsa başka dert olacak olan,[?] Arnavutluk bağımsız bir devlet olarak ne kadar büyük olursa o kadar iyi olacaktı.”
Bir cümlede 8 tane ol köklü kelime. 8 tane!!! Ve bir virgül fazla!
+++

16. yüzyılda Osmanlı münevverlerinin nasıl yazdıklarına dair fikir edinmek için bir cümle:
Tedbîrün takdîre müvâfakati kaziyesi lüzûmiyye değül idüğü müttefâkun aleyhdür.
(Tedbirin takdire uygunluğu önermesinin doğru olmadığına ittifak edilir.)
Matrakçı Nasuh (Tarih-i Sultan Bayezid kitabından)
+++

İttihatçılar tarafından darbeyle düşürülen sadrazam Kamil paşa, ıskattan önce onları (‘görünürlükleri’ az ama tesirleri fazla idiğinden) ‘ricâ-i gayb’ diye tavsif edermiş.
Ricâ-i gayb-Ricâlü’l gayb: Tasavvuf inancına göre Cenabıhakkın alemi idareye memur ettiği, kendilerine olaylara hükmetme izni verdiği ve insanlardan kim olduklarını gizlediği sevgili kulları, gayp erenleri (üçler, yediler, kırklar gayp erenleridir.) [Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İlhan Ayverdi]
+++

İlk kez rastladığım iki güzel tabir (tırnak içinde olanlar):
… ‘ruh bekareti’, samimiyet, saflık…
Hayranlık ve ‘hayret sıtması’…
Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi kitabından)
+++

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Gençlik ve Edebiyat Hatıraları kitabının Süleyman Nazif bahsinde, müellifin yazılarında kelimelerin tekrarlanmadığına ve eş manalı olanların yan yana gelmediğini işaret eder (s.177); S. Nazif’in, bir gazete yazısında “vazifesini yaptı” tabirini kullandığı için kendisini eleştirdiğini (“Şu ‘yapmak’ fiili çıkalı birçok şeyler yıkıldı.”)
o günden itibaren ‘yapmak’ fiilini kullanırken tereddüt ettiğini belirtir (184-185).
(Aynı köklü kelimelerin bir cümlede hoyratça istimal ve yapmak’lı daha nelerin ifade edildiğini S. Nazif ve Y. Kadri iyi ki görmediler!)
+++

Uydurma bir Metin ve Analizi

EFENDİLER
BİZ TEKKE VE ZAVİYELERİ DİN DÜŞMANI OLDUĞUMUZ İÇİN DEĞİL
BİLAKİS BU TİP YAPILAR DİN VE DEVLET DÜŞMANI OLDUKLARI
SELÇUKLU VE OSMANLIYI BU YÜZDEN BATIRDIĞI İÇİN YASAKLADIK.
ÇOK DEĞİL YÜZYILA KALMADAN EĞER BU SÖZLERİME DİKKAT
ETMEZSENİZ GÖRECEKSİNİZ Kİ: BAZI KİŞİLER BAZI CEMAATLARLA
BİR ARAYA GELEREK BİZLERİN DİN DÜŞMANI OLDUĞUNU ÖNE
SÜRECEK, SİZLERİN OYUNU ALARAK BAŞA GEÇECEK, AMA SIRA
DEVLETİ BÖLÜŞMEĞE GELDİĞİNDE BİR BİRLERİNE DÜŞECEKLERDİR.
AYRICA UNUTMAYIN Kİ; O GÜN GELDİĞİNDE, HER BİR TARAF
DİĞERİNİ DİNSİZLİKLE SUÇLAMAKTAN GERİ KALMAYACAKTIR.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
17 ARALIK 1927.ANKARA

İnsanlığın yazılı tarihi boyunca muhayyel bir tanrı/tanrılar, ‘peygamber’ denilen şahıslar, padişahlar, askerler, devrim önderleri, felsefe ve bilim insanları.. adına kitaplar ve sözler uydurulmuştur. Son yıllarda bu sahtekarlık Atatürk, (Hz.) Muhammed, Einstein, İlber Ortaylı.. isimleriyle kaleme alınan düzmece söz ve metinlerle berdevamdır.

Yukarıdaki uyduruk metni tahlil edelim/sorgulayalım:

• Dil ve üslup Atatürk’ün değildir.
• Kaynak belirtilmemiştir. (Tarih yazmak kifayet arzetmez!)
• Selçuklu tekke ve zaviyeler yüzünden değil, taht kavgaları ve Moğollar yüzünden çökmüştür. O devirde tarikatlar cenin halindeydi, fazla tekke yoktu. Osmanlı’nın çöküşü ise tekkelerden ziyade medrese ile irtibatlandırılabilir. Bunları Atatürk’ün bilmemesi mümkün değildir.
• Tarikatların ve onların kurumları olan tekke ve zaviyelerin dini temelleri ve dejenere oluşları sorgulanabilir, lakin ‘din ve devlet düşmanı’ nitelemesi abestir. Atatürk’ün böyle bir ibare kullanması mantıksızdır.

Şimdi de metin uydurukçusunun iptidai muhakemesini ve amacını analiz edelim:

• Dine, Allah’a inanmaktadır. Ama aynı zamanda ‘Atatürkçü’ olduğundan Atatürk’ün Allah’a inanmadığı ve ‘din düşmanı’ olduğu söylemlerinden rahatsızdır. Bunu kabul edememektedir.
• Atatürk’ü siyasete alet etmektedir: İktidar partisi ve bir cemaat arasındaki işbirliği ve muharebe vetîresini (sürecini) ‘gördüğünü’ yazıp onu ‘şeyh’ yapmaktadır. Atatürk’ü yücelttiğini sanmakta, fakat çelişkiye düşmektedir (Bunun farkında bile değildir!)

Bilgi:

• Mustafa Kemal’in, Ağustos 1925’te, Kastamonu’da, Halk Fırkasında verdiği nutuktan: “Efendiler, ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler, mensublar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır!”
• Tekke ve zaviyeler Aralık 1925’te çıkan kanunun ardından kapatılmıştır.

Uyarı:

• Bilgisi ve zekası ilköğretim seviyesindeki kimselerin yazdıklarının düzmece idiği tespit edilemezse, ustaca kaleme alınanlara teveccüh kaçınılmazdır ve neticeleri vahim olabilir. Bunları üretenlerin gösterilen ilgiye (‘inanışa’ ve paylaşıma) çaylarını-kahvelerini veya viskilerini içerek kıs kıs güldükleri de ihtimal dahilindedir.

Yolumuz dersin akıl, bilim, medeniyet
Zihninde hala ruh, menkıbe, hurufat

Türkçe Üzerine Notlar 2

• Peyami Safa ve Refik Halid, 40’lardaki yazılarında radyo dinleyemediklerini, tiyatroya gidemedikleri.. ifade ediyorlar. Sebebi ‘kötü Türkçe’. Aynı dert bugün de berdevam. Meselenin kaynağı, alfabe değişikliği ve öztürkçe istihalesi mi? İkincisinin mutlaka tesiri var; ama bir toplum bir nesilde lisanen(3) o derece cahilleşemez. Alfabe tahavvülü ve dil dönüşümünün evvelindeki kitaplar tetkik edildiğinde yüksek bir dille ve hatasız yazılanların ve yazanların sanıldığı kadar fazla olmadığı görülmektedir. ‘Süslü’, ağdalı yazı her zaman variyete, vasfiyete(4) delalet etmez. Osmanlı’da, elbette münevver bir kesim mevcuttu, lakin mahduttu; ve potansiyel aydınlarımızın çoğunu 1. Dünya savaşında ve Milli Mücadelede kaybettik.
• ‘İhtiyar heyeti’, köylerde yaşlılardan müteşekkil bir meclis değildir. Burada ihtiyar’ın ‘seçim’ manası düşünülerek yapılan bir tamamlama mevzubahistir.
• ‘Adem-i merkeziyet’, a’nın üzerinde şapka varmış gibi telaffuz edilmez. Adem, ‘var olmama, bulunmama’ demektir. Ademi merkeziyet, yerelde/illerde merkezi idarenin yetkilerinin kısıtlanması’ veya kısaca ‘yerinden yönetim’ şeklinde tarif edilir.
• ‘De-da, ki, mi’ eklerinin doğru kullanımını, toplumun çoğunun, hatta bazı/çoğu Türkçe/edebiyat öğretmenlerinin dahi bilmemesi içler acısı bir keyfiyettir. Problemin bir kısmı eski yazıda aranmalıdır; zira orada Arapça kaidelerle Türkçe kökenli kelimeler bile bölünürken, aynı kaideler çerçevesinde ayrı yazılması gereken ekler bitişiktir vs.
• “Bilmiyorum, katılımcılar bana katılacaklar mı?..”
“100 yaşına kadar yaşamak istedi ama 25 yaşında yaşamını yitirdi.”
Yukarıdaki cümlelerin ilki bir program sunucusunun sözü, ikincisi haber metninden bir cümle. TV’lerde, gazete ve dergilerde, internette gözü-kulağı iğfal eden benzer ve sair sayısız-vahim örnekler… Ağzından çıkanı kulağı duymayan, kalemden/tuştan döküleni gözü görmeyen sunucu-muhabir-yazar-editör sıfatlı fukaralar. Dinleyenler? Duyarsız; onlar da keza…
• Spiker
– Şimdi olay yerine gidiyoruz. Arkadaşımız … sıcak gelişmenin detaylarını aktaracak.
Muhabir
– …, senin de aktardığın gibi burada çok sıcak saatler yaşanıyor… Daha önce aktardığımız gibi… Şimdilik aktaracaklarımız bu kadar.
Spiker
– … olay yerinden aktardı. Detayları aktarmaya devam edeceğiz.
Heyhaat, feryaat, imdaat! Müteradif (eş anlamlı) kelime bilmeyen cehli cühela; başınıza tay kadar, aktar kadar taş düşsün!
• 80 milyonluk bir ülkede birkaç milyon, hatta birkaç yüzbin dahi ‘diline hassas Türk’ yok!.. Eski yazı, okuma-yazma yaygınlaştırılamadığı ve kurallar Türkçeleştirilemediği için ‘tekmelendi’. Bu aymazlık sürerse herhalde dilimizin akıbeti de öyle olacak.

(3) Lisanen’in açıklaması, lügatte sadece ‘söylemek sûretiyle, dille söyleyerek, ağızdan, şifâhen’ şeklinde. Burada anlamını genişleterek, ‘dil açısından/cihetinden’ manasında kullanıyorum.
(4) Kelime sözlükte yok; ben uydurdum. Vasıf’tan hareketle ‘vasıflı olma’ manasında.

TÜBİTAK Projeleri

1990’ların ilk yarısı. Bir vesileyle(1) ortaöğretim öğrencilerinin projelerini sergiledikleri bir salondayım. Ortaokul öğrencisi (oğlan) bana projesini anlatıyor. Galiba biyoloji ile alakalıydı. ‘Bıcır bıcır’ konuşuyordu. Doğrusu hiçbir şey anlamıyorum. Ama ilgili görünüyor ve içimden bende bu tür yetenekler olmadığına hayıflanıyorum.(2)

2015. Gazetede haberi görünce, ilk önce kelimeleri yanlış mı okuyorum, diye düşünüp dikkatlice baktım. Doğru okumuşum: Ortaokul öğrencinin (kız) gülümseyen bir fotoğrafı. Projesi ‘biyoloji’ üzerine. TÜBİTAK yarışmasına girmiş (Ödül de almış mıydı!?). Konu, Kuran ‘dinletmenin’ bitkilerin büyümesine etkisi. ‘Araştırmanın’ neticesinde Kuran okunduğunda bitkilerin daha hızlı büyüdüğü ortaya çıkmış! İnnallahe maassabırin.(3)

2016. Bu sefer yanıldığımı düşünmedim. Yine TÜBİTAK’ın desteklediği bir proje. Kuran dinlemenin hastaların şifa bulmalarına tesiri hakkında (Sonuç başarılı olmuş da ödül verilmiş miydi!?). İllallah, dadü feryad. (4), (5)

Evvela; bunlara nazaran, İslam dünyası geri kalmaya mahkum ve müstahak görünüyor. Saniyen; TÜBİTAK bu vaziyetlere de mi sukut edecekti!

(1) Üniversiteden arkadaşım, bir grup askeri lise öğrencisini yarışmaya getiren X’in (şimdi emekli albay) daveti üzerine gitmiştim.
(2) Bugün, bu yaşımdaki tecrübemle, yine anlamasam da, mutlaka sual sorar, teşvik edici sözler serdeder, hatta proje tekliflerinde bile bulunabilirdim.
(3) O şirin öğrenciyi de dinlerdim. Ciddi sorular sual eder, bilimlik proje konuları önerirdim.
(4) Böyle ‘deneyler’ ABD’de, İncil’le yapılıyor! Kopya.
(5) Bana uygulansa psikolojim de bozulur, hastaneden tımarhaneye gönderirlerdi… 2012’nin sonlarında, öğlenin evvelinden yatsının ahirine kadar kaldığım hastane odasında, caddenin karşısında bulunan camiden 4 ezan, bir sala dinlemiş, eve gidince sakinleştirici almıştım(!).

İslam’a Göre Evlilik

Bir Vaazdan

Resulullah(s.a.v.) 50 küsur yaşındayken, Ebubekir’in(r.a.) 7/9 yaşındaki kızı Ayşe validemiz(r.a.) ile evlenmiş olup Ayşe’nin 9/11 yaşında vuku bulan hayzını müteakiben gerdeğe girmişlerdir. Bu sabit bir husustur. İslam alimleri(r.a.) ve Müslümanlar bin yıl ve şu kadar asır boyunca vakıayı istintak etme lüzumunu duymamışlar; son yüzyıl içinde “emperyalizm, siyonizm ve oryantalizmin tesiriyle” sorulan suallere alimlerimiz, arap coğrafyasında kızların erken olgunlaştığını (baliğ/reşit/ergin olduğunu), o sebeple Ayşe’nin yaşının mesele teşkil etmeyeceğini zımnen veyahut alenen söylemişlerdir. Elan, Validemizin(r.a.) evlilik yaşının 17/19’a çıkartılması gayreti ise tenakuz ve şayanı hayrettir.

Sonuçta, madem Peygamberimiz(s.a.v.) yapmıştır; Müslümanların, kızları hatta torunları mesabesindeki kızlarla, hayzın tahakkuku şartıyla evlenmesinde beis bulunmamaktadır; Peygamberimize(s.a.v.) yakışan ümmetine de yaraşır. Aksini iddia eden ALLAH’ın Resulü’nü(s.a.v.) sevmiyor, sünnetini reddediyor demektir.

Eski arap geleneğinde bir adam evlatlığının karısıyla evlenemezdi. Hz. Muhammed(s.a.v) bu ananeyi yıkmıştır: ALLAH’ın(c.c.) tasvibiyle evlatlığı Zeyd’e(r.a.) Zeynep’i(r.a.) boşattırmış ve şahitliğiyle, anılan, 20 yaşlarındaki kadınla evlenmiştir.

Buna göre, Müslüman erkeklerin evlatlıklarının veya üvey oğullarının karılarıyla, onların boşanmalarından veya dul kalmalarından sonra, velev kızı yaşında olsunlar, evlenmelerinde bir mani yoktur. Aksini iddia eden CENABI HAKK’a(c.c.) isyan ediyor demektir; bunların imanlarından şüphe edilir.

Yeri gelmişken… Kuranı Azimüşşan’da HAK TEALA(c.c.), adaletli davranmak kaydı şartıyla, erkeklerin dört kadınla izdivaç edebileceklerini belirtmiştir. RABBİMİZ(c.c.) izin verdiyle, insanlar, hele Müslüman olduğunu söyleyenler bunu nasıl tezyif eder, kanunla yasaklayabilirler!?

İslam’da, sahip olunacak cariye (odalık manasında) sayısında bir sınırlama yoktur. Lakin ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimlerimiz(r.a.) cariyenin savaş esiri olması gerektiği konusunda hemfikirdir. Mamafih “zaman ve şartlara göre” bu hükmün esnetilebileceğine dair görüşler vakidir!

Hulasaten; ALLAH’ın(c.c.) kitabı ve Resulünün (s.a.v.) sünneti kıyamete kadar caridir. Onları kabul etmez, yok sayarsanız dinden çıkarsınız. Maazallah!

Kaynaklar: Kuran, Hadisler, Tefsirler vs.

‘Düşen Uçakta Ateist Bulamazsınız’ Esprisine Dair

Teistlerce söylenir. Kastedilen (malumu aliniz) şudur:

– Ölüm (neredeyse) kesindir. Sözü edilen, maruf sıfatları haiz tanrı varsa kazanın ertesi nihai azaptır. ‘Ya varsa’ ihtimali, ölümün kaçınılmaz olduğu şartlarda imansız insan bırakmaz.

Bu espriyi yapıp istihza ile gülümseyen teistin bilmediklerini, farkında olmadıklarını, ayırt edemediklerini sıralayalım:

– Zımnen, Allah’a, olma ihtimalinden dolayı inandığını itiraf etmektedir.
– İmanının temel saiklerinden biri korkudur. Doğduğundan itibaren korkutulmuştur. Ömrü hayatını “ya varsa” korkusu ile idame ettirmektedir.
– Her “ateistim” diyeni kendisi gibi sanmaktadır.
– Şahsi nedenlerden dolayı Allah’ına kızan, sitem eden, onu (bir süre) reddeden kişi, kendisi öyle ifade etse de ‘ateist’ değil, ‘küs mümin’dir!
– Ateist; Yahve’nin, Mesih’in, Allah’ın insanlar tarafından yaratıldığını BİLİR! Bilmek inanmanın fevkindedir; bilen insanın imandan medet araması abestir.
– Bir ateist, hayatının sonraki bir devresinde, bu düşen uçakta olmayacaktır, ‘tanrı fikrine’ varırsa, bu tanrı, yahudi-hristiyan-islam tanrısı (doğrusu tanrıları) olmaz.

Not. Bu satırların yazarı, fakir, ateist değildir; kendini ‘gavur’ terimleriyle tavsif etmez… O, sorgutçudur! Nüans mevzu bahistir. Lakin bu, iman sahipleri için önemsizdir: ha Selçuk Foto, ha Foto Selçuk. Yalnız şu cihetten haklıdırlar: yukarıdaki maddelerde ‘ateist’ yerine ‘sorgutçu’ koymakta beis bulunmaz.

Tarihçi ve İman

Tanınan birkaç tarihçi akademisyeni ele alalım:

Erhan Afyoncu. “İnanacaksın, sorgulamayacaksın” diyor. Murat Bardakçı’nın ‘kutsal’ emanetler için teklif ettiği ‘karbon testi’ne karşı çıkıyor, “millet inanıyor, neden müdahale ediyorsun, inancıyla oynuyorsun” ve “pozitivistsin” diyor. E. Afyoncu, hem okuyan-anlayan insanların mevcudiyetini arzuluyor; hem insanların, teste ihtiyaç duymayacak kadar sahte idiği aşikar nesnelere inançlarını (tapınmalarını), neticede her türlü (menfi) yola sokulmaya müsait varlığını destekliyor. Tenakuz.

İlber Ortaylı. O da karbon testine muhalifmiş… Amerika’da bir salonda arkadaşı ile ayaktaymış. Onları hiç tanımayan bir kadın yanlarına gelmiş ve her ikisinin burçlarını (galiba doğum tarihlerini de) ayrı ayrı söylemiş. İ. Ortaylı şaşırıp kalmış. “İkimizinkini de bildi” diyor. Böylece ‘bilimsel yönden mesele kalmıyor’ demeye getiriyor. Bir alimin, işittiğine, hiç şüphe duymadan, neden-nasıl-kim suallerini sormadan, şaşırması şayanı hayret! Hayret edeceğine, kadına başka insanların burçlarını söyletmeli ve kontrol etmeliydi.

Mehmet Çelik. Çoğulculuk, her ideolojik ve felsefi görüş sahiplerinin hakları, üniversitelerdeki kayırmacı cemaatçilik mevzularındaki sözleri müspet, akılane, adilane… Dört halife dönemindeki siyaseti ve katliamları kayıtlara ve ‘mantığa’ göre anlatıp klasik-geleneksel tefsirin garabetini vurguluyor. Lakin yorumunun da pek çok problem doğuracağını göz ardı ediyor… Hıristiyanlık tarihinde geçen bir ‘rüya ile hüküm verme’ hadisesini bir rahibe istihza ile bahsederken, rahibin İslam tarihinden aynı çerçevede bir örnek ile karşılık vermesini gülümseyerek serdediyor… ABD’deki bir film ve tepkiler bağlamında “iyi ki Taberi’yi bilmiyorlar” diyor. ‘Bunları düzeltmek lazım’ minvalinde konuşuyor [Çıkarma/atma ve tashih işlemleri Buhari ile Osmanlı/Abdülhamid döneminden itibaren başlar!]. Elbette, bu durumda, ‘İman, ibadetler, İslam; içlerinde sayısız problem bulunan hadis ve tefsir kitaplarıyla teşkil olundu, Müslümanlar 1000 ve şu kadar yüzyıl boyunca onlarda yazılanları doğru/hakikat bildiler…” soruları akla gelmektedir… Bazı cemaatlerden kendisine gelen tehditleri zikrederken laikliğin önemini belirtiyor… Başörtüsü siyasetinden bizar; “bırakın bunu; başörtülülerin yüzde yetmişi namaz kılmıyor” diyor (Sunucu bu cümle karşısında şaşırıyor, tevil etmeye çalışıyor!)… M. Çelik, Nutuk’a dayalı ‘ifrat’ Cumhuriyet tarihine mukabil, zaman zaman dinci söylemin ‘tefrit’ argümanlarını dillendiriyor. Ara sıra da cuşa gelip, “imansızlar, ateistler” diyerek çoğulculuk/laiklik sözleri ile çelişiyor.

İnsanların herhangi bir şeye ve şeyler terkibine iman etmesinin ardındaki saikler, inananların sosyal-kültürel-ekonomik-mesleki arkaplanları, inançları ne biçimde yaşadıkları, tıynetlerinin imanlarına ve ondan kaynaklanan tepkilerine-reflekslerine nasıl yansıdığı gibi birçok konu hakkında araştırma ve yayına maalesef tesadüf edilememektedir.

Bu yazıda sadece, sahalarında söz sahibi ve araştırmalarıyla değerli (yorumları tartışılır) üç bilim adamının, iman sözkonusu olduğunda nasıl tenakuza düştüklerinin misalleri verilmiştir.

Tarih (bilimi) belgelere/kayıtlara, inşa edilmiş eserlere, coğrafya-iklim verilerine, mukayeselere.. dayanır. Çalışmalarında (büyük ölçüde) bu ilkeleri takip eden mezkur kişilerin, o prensipleri/kıstasları dine/din tarihine uygulamayıp iman sahibi kalmayı tercih etmelerini, herhalde, kabaca, ‘inanma ihtiyacının olması’, ‘çoğunluğa ait olmanın rahat hissettirmesi’, ‘inancına muhalif bildiklerinin geçmişte ailesine/kendinden saydıklarına ve belki kendisine yaptıkları’ gibi sebeplerde arayabiliriz.

Not1. İki ‘düzmece’ profesör. Sunucu bir metin okuyor. ‘Abdülhamid’in hatıraları’ndan(!). Kendisine hal fetvasını getirenler arasında hiç türk yokmuş da… İki ‘profesör’ konuktan, ‘o hatırat düzmece’ reaksiyonunu bekliyor ‘saf seyirci’. Hayır, o sahte metin üzerinden gerçekmiş gibi konuşuyorlar… İnsan merak ediyor; acaba onu sahiden doğru mu biliyorlar, yoksa hakikati biliyorlar da ‘Abdülhamid imanı’ mı satıyorlar? Her iki halde vaziyet vahim. Zavallı akademi!

Not2. Ahmet Yaşar Ocak ve Ali Birinci. İki dindar tarihçi. Türk tarih ilminde; araştırmaları, eserleri, görüşleri, teklifleri, ahlakları ve mütevazilikleriyle ışıldayan, örnek, yaşayan iki alim. Müminler onların kıymetini bilmeli, yollarından gitmeli.

İkinci Evliliğim Neden Bir Gecede Son Bulmuştu?

Etme izdivaç senden cesametli hatunla
Tutup da belinden, kaldıramadığınla
Taşınır atılır koparılır ezilir çatlarsın
Okuyuver, hal ü pür melalimi anlarsın

İkinci evliliğimi bir gülleci ile yapmıştım… Benden biraz uzun ve yapılıydı… Oteldeki nikah ve düğün merasimlerinden sonra asansörle odamıza çıkıyorduk. Koridorda yürürken, “bir geleneği yerine getirmeliyiz” demesin mi! Gerdek odasına girerken damadın sırtının yumruklanmasından söz etmiyordu. Bu milli geleneği değil bizim olmayan frenk adetini kastediyordu. “Tabii canım,” dedim. İçimden ise, birkaç metreyi onu kucağımda taşıyarak yürüyebilirim herhalde; ne de olsa ben de sporcu sayılırım,” dedim. Anahtarı çıkardım (O devirde kart sistemi yoktu.). Tam hamle yapacakken… Aniden, o beni tutup kucağına almasın mı! Neyse ki koridor boştu. “Kapıyı aç” dedi. Anahtar dönmüyor, kapı açılmıyordu. Bir adım geri gitti ve kapıyı tekmesiyle kırarak açtı. İçeri girdiğimizde diğer ayağı ile kapadı. Elbette tam kapanmadı. Kucağında şaşkın bakışlarla onu seyrediyordum. Koşar adımlarla yatağa ilerledi. Beni yatağa epey yukarıdan bırakmış olmalı ki, yatağın üzerinde birkaç kez zıpladığımı hatırlıyorum. Akabinde o da yatağa, yani üzerime atladı. Bir çatırtı, gümbürtü. Yatak çökmüştü. Ben aldırdım, o aldırmadı. Işığı açmamıştık. Sadece dışarıdan gelen ışık aydınlatıyordu odayı. İkimiz de alkollüydük. Ben, kendimi bildiğimden az içmiştim; lakin o da yetmişti, zira sonrasını hayal meyal, parçalar halinde hatırlayabiliyorum: Odanın içinde yuvarlanmaktayız. Abajuru da devirip kırdık. Masa, üzerindekiler, sandalyeler de nasiplerini aldılar. Beni omuzlarına aldı ve boynunda 180 derece çevirdi… Perdeye tutunayım derken kornişin bir yanı yere indi. Komşu bir odadan, “hoop, hooop” seslerini de tahattur ediyorum. Bilahare telefonun çaldığını da. O sırada yere çökmüş haldeki yataktaydık. O açtı. Bir görevli şikayetleri bildiriyordu. Bizimki kesik kesik konuşuyordu. Nihayet, “şimdi konuşamıyorum, sonra arayın” deyip kapadı. Bedenim, verdiği komutlarla ve uyum cihetiyle şekilden şekile giriyordu. ‘Matkaplamak’ tabirini ilk kez o gece, ondan duymuştum. Bir ara dolaptaydık; neden oradaydık ve orada ne yaptık, hafızamda bilgi bulunmuyor. Banyoya gitmiş miydik, ondan emin değilim; banyoya gitmişsek bile duş yapmamışızdır… Aklımda kalanlar sadece bunlar.

Sabah gözlerimi açtığımda akşamın ve bilhassa gecenin yorgunluğunu hissettim. Tatlı bir yorgunluk değildi. Çünkü kalkamadım. Hususen göğüs bölgemde müthiş bir sancı. Ne oluyordu? Sesleneyim dedim. Sesim de pek çıkmıyordu. Uykusu hafifmiş ki duydu. Böyle böyle dedim. Telaşlandı. Resepsiyonu aradı. Ambulans çağrıldı. Ambulans görevlileri ile birlikte otel müdürü de geldi. Gülleci eşim beni sedyeye kendi kaldırmaya teşebbüs etti. Şiddetle karşı koydum. Sedyedeyken fark ettim: Oda savaş alanı gibiydi. Vücudumun muhtelif yerlerinde kesikler vardı. Onların da bulaştırmasıyla çarşaf kan içindeydi. Özellikle müdür ziyadesiyle şaşkındı. “Ne olmuş burada!?” diyebildi. Doktor, tecrübeliymiş, teşhisi hemen koydu: ‘Kaslarda ezilme, liflerde kopma, kaburgalarda çatlak.’

Boşanma davası açtım. Duruşma takriben üç ay sonraydı. Avukata, ‘bir itirafıma karşılık kıskançlık krizi neticesinde bütün gece dövüldüğüme’ dair bir hikaye anlatmayı teklif etmiştim. İşin tek celsede nihayetlenmesini istiyordum. Avukatım ciddi bir insandı. Teklifimi uygun bulmamış, hakikati olduğu gibi anlatmamın kafi geleceğini söylemişti.

Duruşma açıldı. Muhatabıma bakmıyordum. Aracılarla ilettiği barışma, davadan vazgeçme tekliflerini dikkate almamıştım… Tamamen iyileşmiştim. Fakat boynumda hala bir bant vardı ve sekerek, ıstırap çekerek yürüyordum! O geceki vukuatı olduğu gibi hatta daha tafsilatlı, zenginleştirerek ve mağdur bir tavırla anlattım. Neredeyse ağlamaklı hikaye etme şeklime rağmen mahkeme salonunda gülüşmeler… Hakim de kendini tutamıyor, iki kez kıkırdıyor. Sekreterin gözlerinden yaş geliyor.

Karar o celsede verildi. Birbirimize uygun olmadığımıza kanaat getirilerek boşanmamıza hükmedildi. Kuşlar gibiydim. Sabık eşime bir göz attım: Gerek muaşakamızı faş etmem gerekse karardan mütevellit çok kızgın görünüyordu. Sekmeyi ihmal etmeyerek ve mazlum halimi koruyarak hızla oradan, ondan uzaklaştım.

RİVAYET – HADİS ve UYDURMALARla Peygamber hayatı

Kuranı okumaya başladığım yıllarda Müslüman aleminde onbinlerce hatta milyonlarca YALAN ve UYDURMA ile karşılaşacağım aklıma bile gelmezdi.
Din ve Kuran ile uğraşanların iyi insanlar olduğunu ve Aallah yaklaşma arzusunda olduğunu düşündüğüm için çok iyi niyetlerle okumaya ve araştırmaya başladım. ( Kainatın Nuru) diye bir kitap almış ve peygamberimizin hayatını örenmek istiyordum Lakin 100.sayfaya geldiğimde bu kitabın zeka seviyesi düşük biri tarafından yazıldığı izlenimi edindim ve en son okuduğum satırdan sonra Kuranın anlattığı peygamber bu olamaz diye artık temkinli davranacağım dedim ve o kitabı yakjtım devamını okumaya gerek yoktu. Hayatımda Din adına peygamber adına uydurmaların olduğuna emin olmaya başladım.
Örnek bir peygamber 6 yaşında bir kız çocuğu alıp karı yapamazdı bunun adı düpedüz sapıklıktı. gerekçeleri ise daha amiyane idi. arap kızları çabuk gelişiyormuş ve erkenden REGL oluyormuş. Oysa Allah Kuranda (onları akil baliğ çağına kadar koruyun gözetin) diye AKİL BALİĞe bakıyor fiziksel özellliklere bakmıyordu. Eh artık dedim peygamberi sapık yerine koyacak bu rivayetler uyduruldusa daha çok şeyler uydurulmuştur ve o kadar çok şeyle karşılaştımki ne bu rivayetlerin doğru olması mümkün nede hadis altında yazılanlar. Düpedüz uydurma idi , yalan idi , peygamberi güya yüceltme adına aslında sapık konumuna koymuşlardı. Bunlara inanırsam Allaha ahirette nasıl hesap verecektim. Gün geldi artık bütün rivayet,hadis ve hikayeleri hayatımdan çıkarıp attım. Hem Ahirette Allah bizi Kitabındanmı sorgulayacak yoksa kimin yazdığı yada uydurduğu belli olmayan rivayetlerdenmi sorguya çekecekti. Cevabım tabiiki Allahın kitabından olmuştu ve vicdanım çok rahattı. herkesede tavsiye ederim.

Yılbaşı Eğlencesine Dair

Yılbaşı kutlamalarına dair bilgi, gözlem, fikir ve tekliflerim şöyledir:

• Noel yortusu (25 Aralık) pagan kültürden hristiyanlığa eklemlenmiş ritüellerdendir. Miladi yılbaşı kutlamaları ise Avrupa’da doğup neşvünema bulan bir gelenektir. Her ikisi; ibadet, ailenin bir araya gelmesi, Noel-yılbaşı şarkıları, konserler, hediyeleşme, eğlenceler, Noel baba, hindi, ağaç (çam) süslemesi gibi unsurlarla birleşmiştir. Avrupa ve Amerika’da edebiyatta, sanatta, sinemada.. kullanılan namütenahi kaynaktır.
• Batı teknolojisi ve kültürü 19.yy’dan itibaren dünyaya hakim olmuştur. İç dinamikleriyle modernleşemeyen, kendini yenileyemeyen, yaratamayan Doğu, Batı’yı taklit edegelmiştir. Yılbaşı kutlamaları da bunlardan biridir.
• Müslüman dünyasında kadın-erkek-çocuk/genç-yaşlı bir arada eğlenme alışkanlığı yoktur…
• Müslüman dünyasında içki içme adabını haiz insanlar azınlıktadır…
• Eğlenmek bir ihtiyaçtır. Müslümanların miladi yılbaşını kutlamaları: yemek, hediyeleşme, eğlenceler… faydalıdır, ailevi ve sosyal bağları güçlendirir.
• Eğlenmek cihanşümuldur. Mesele kutlamanın mahiyetindedir, içinin nasıl doldurulduğudur.
• Caddelerinde, AVM’lerinde ‘Noel baba’ların dolaştığı, evlerinde hindilerin pişirildiği, süslemelerinde-eğlencelerinde.. en ufak yaratıcılık emaresi görülmeyen toplum milli değildir, mukallittir, maymundur.
• Hindi yerine kaz önerisi yerindedir (Ete düşkün insanlar için.). Başka yerli-milli seçenekler de bulunabilir.
• Noel baba yerine ‘Ayaz Ata’ teklifi de güzeldir. Bir de veyahut münhasıran ‘ana’ olsa (Kibele!) daha muvafıktır. Ata veyahut ana, hediye getirmek yerine masal anlatsın, öğütler versin, sevgi-şefkat-umut.. timsali olsun.
• Süslemelerde özgünlüğe önem verilmelidir. Milli simgeler istimal edilebilir.
• İnsanlar (her cins ve yaştan) meydanlarda ve bilumum kamu sahalarında toplanabilmeli, birlikte şarkılar-türküler söylemeli, milli oyunlar oynamalıdır. Buralarda geceye özel üretilen ‘yılbaşı şerbeti/şerbetleri’ içilmelidir. Bu toplanmalardan amaç gülmek, neşelenmektir, ama asıl içtimai dayanışma ve güven olmalıdır.
• İnsanlar o gece (ki milli-dini bütün bayramlara da teşmil edilmelidir) geleneksel veyahut modernize edilmiş yerli-milli kıyafetler giymelidir.
• Edebiyle içmeyenlere, içen-içmeyen insanları rahatsız edenlere iltimas gösterilmemelidir.
• Yeni, yerli eğlence biçimleri yaratılmalıdır.
• Müslümanların Noel yortusu yerine ikame ettiklerini sandıkları peygamberlerinin doğum gününü kutlama ‘aksülameli’ eğlenceye alternatif değildir. Kimi hocaların yılbaşı gecesi ‘senenin muhasebesini yapmak’ önerisi ise komiktir.
• Türklük konusunda güya hassas olanlar, her şeyiyle Batılı (‘emperyalist’) eğlencelere müdavimlikleri ve abes kutlama savunmalarıyla pek çok tutarsızlıklarından birini daha sergilerler.
• Yukarıdaki tarzda kutlamanın, eğlencelerin yılın başka bir gününde yapılmasında beis yoktur.
• Doğu ve hususen müslüman dünyası; yılbaşı ve sair kutlamalarında, eğlencelerinde ve onlardan üretilecek edebiyatı, sanatı, sineması.. ile imrenilecek, hayranlık duyulacak, örnek alınacak bir özgünlüğü hedefleyip teşkil edebilmeye başlaması halinde uyanmanın, kalkınmanın bir işaretini veriyor olacaktır.

Hakirül fakirül pür taksir sorgutçu mezkur hususta ümitvar değildir; sadece keyfiyeti arz etmiş, tarihe not bırakmıştır.